Gezinin Poetikası

 

            Hayatın endüstrileşmesiyle birlikte hemen her şey değişti…Geçmişte, çoğunlukla keyif ya da merak duygusuyla yapılan geziler, aylar süren yolculuklar, aylak aylak gezmeler yerini çoktan paketlenmiş tur programlarına bıraktı. Ünlü gezginlerin yazdıklarına bakacak olursak, geçmişin gezi motifleri arasında öne çıkanlar şunlar: Dünyayı tanımak, göz alışkanlığının ötesinde başka manzaralar görmek ve nihayet boş zamanları değerlendirmek…Dinlenmek, yorgunluk ve stresten uzaklaşmak, gürültüden ve çılgın kalabalıktan uzakta bir, bilemediniz iki hafta geçirmek gibi nedenlerle yapılan geziler görece yenidir, 100 yıllık tarihi ya var ya yoktur.

            Endüstrileşmeyle birlikte deniz ve okyanus kenarlarında gelişip büyüyen modern kentlerin hikayeleri hep birbirine benzer…Her yerde aynı tip mağazalar, dünya çapında yaygın mağaza zincirleri, aynı sinema salonları ve salonlarda tüm dünyada aynı anda gösterime giren filmler, aynı lokantalar, aynı fast-food’lar, aynı çarşılar, aynı alışveriş merkezleri, aynı trafik, aynı kent gürültüsü...Bana göre, endüstriyel kentlerin en belirgin ortak özelliği mekânların olanca  ağırlıklarıyla kent sakinlerinin ve ziyaretçilerinin üzerine abanıyor oluşudur…Günümüzde, metropolleri birbirinden ayırmak neredeyse olanaksızdır. Aerodinamik ilkeleri (rüzgar direnci vb.) göz önüne alınarak, bilgisayar yardımıyla yapılan tasarım ve simülasyonlar sonucunda üretilen otomobiller giderek nasıl daha çok birbirlerine benzemeye başlıyorsa, kentler de “endüstriyel gereksinimler”in belirlediği çerçevede giderek birbirine benziyor, aynılaşıyor. Öte yandan, birbirlerine ne kadar benzese de günümüz gezgini en çok bu metropolleri merak ediyor ve dolayısıyla en çok turist ağırlayan yerler de buralar oluyor.

            Metropollerin uzağındaysa bir başka dönüşüm yaşanıyor: mekânların ticarileşmesi….Önceleri salt doğal güzelliğiyle, özgün tarihsel dokusuyla anılan, meraklılarını bu özellikleriyle kendine çeken  mekânlar, günümüzde birer “turizm beldesi”ne dönüşüyor; turizm çarkının dolaşımına girdikçe bir yandan ticarileşiyor, öte yandan da sıradanlaşıyor ve dolayısıyla değersizleşiyor. Paket tur programları hazırlayan turizm şirketleri, diğerlerinden farklarını ortaya koyabilmek için, define avcıları gibi, “yol üzerinde acaba programa eklenecek yeni bir yer bulabilir miyiz?”in derdine düşmüş durumdalar. Zaten artık tur programlarında pazarlanan şey mekânlardan çok otel ve tatil köyleridir. Mekânlar, tur programlarının pazarlanmasında kullanılan birer “figür”den öte bir anlam ve değer ifade etmemektedir. İsterseniz, gazetelerde, tatil dergilerinde çarşaf çarşaf yayımlanan tatil ilanlarına bir de bu gözle bakın….

            Eski zamanların “âsûde” gezilerinde gezginler, bin bir zahmetle hazırlandıkları uzun gezilere yanlarına ressam  almadan çıkmazlarmış. Bir yandan oturup sakin sakin gezi izlenimlerini yazarlarken öte yandan da gezilerine eşlik eden ressamlara beğendikleri manzaraların, etkilendikleri yapıların resimlerini yaptırırlarmış. Gezi dönüşünde bu resimler gravürlere dönüştürülüp gezginlerin seyahatnamelerini süslermiş. Günümüzün gezilerinde seyahat ressamlarının yerini dijital fotoğraf makinaları ve video kameralar aldı. Valizler hazırlanırken fotoğraf makinasının ve/veya –varsa- video kameranın unutulmamasına özellikle dikkat ediliyor. Unutulanlar arasındaysa her zaman olduğu gibi terlik ilk sırayı alıyor.

            Uzunca bir süre gezginlerin seyahat hızı günde ortalama 30 kilometre dolaylarında olmuş. Bir örnek vermek gerekirse, 1790’da, Halep-İstanbul arası 25 gün boyunca toplam 263 saat yürünerek alınabiliyormuş.

            Eski zaman gezginlerini bir kenara bırakacak olursak, birbiri ardına kurulan fabrikaların bacalarının tütmesiyle birlikte “stres atma”nın yanı sıra  “temiz hava soluma” isteği de  gezi figürleri arasında yer almaya başladı. O günlerde böylesi  gezileri fabrika sahipleri, ortaklar, büyük toprak sahipleri ve bir de yerleşik kent hayatı yaşayan zenginler yapabilirlerdi…Para ve boş zaman olanlarda vardı.  O dönemlerde gezi bir “ayrıcalık”tı ve “lüks”tü. Çalışanların sınırlı da olsa bu ayrıcalığı elde etmeleri hiç de kolay olmadı. Patronlara, “işçilerin yılda bir veya iki haftalığına izne ayrılma hakları olsun ve izinli olduklarında ücretleri kesilmesin”i anlatmak için epey mücadele verildi. O dönemin patronları, işe gelmeyip tatil yaptıkları sürelerde işçilere neden ücret ödenmesi gerektiğini bir türlü anlayamıyorlardı!  Dönemim işçi ve memurlarının yılda sadece bir kez, o da en fazla iki hafta, yolculuk edebilme hakkını elde edebilmeleri uzun süren direniş, grev ve kanlı olaylardan sonra ancak 1930’lu yıllarda  mümkün olabildi.  

  O günlerden bugüne köprülerin altından çok sular aktı. Bugün artık gezi bırakınız ayrıcalık ve lüks olmayı, “turizm” adıyla, “her keseye uygun” paketlenmiş turlar halinde herkese ve her kesime pazarlanmaktadır. Devir, artık, kredi kartına taksit devri….(Kredi kartı da başlangıçta bir “ayrıcalık”tı; “muteber” kimselere verilirdi, “itibar”ı simgelerdi, bugün ise sokaklarda her gelene dağıtılıyor!)

Günümüz insanı için gezi (seyahat, tatil) iş ortamından, gündelik hayatın sıradanlığından ve ağır koşullarından bir an için de olsa sıyrılmak; kentlerin yoğun trafiğinden kurtulmak; kimileri için “deniz-kum-güneş”, kimileri için “kültür turları”, “sağlık turları”, “eğlence turları”, sportif etkinlikler vb. anlamına geliyor.

Başlangıçta geziler zahmetli, seçilen güzergah ve kullanılan ulaşım araçları bakımından çoğu zaman güvensiz olmasına karşın özünde bir “keyif”ti, günümüzde ise bir “gereklilik”!...

Gereklilik söz konusu olunca, geziden beklentiler de değişiyor. Gezi dönüşünde çoğunlukla hayal kırıklıkları yaşanıyor. Sanki hiç geziye çıkılmamış gibi derin bir boşluk duygusu ortalığı kaplıyor. Valizler boşaltılıyor, kirliler çamaşır sepetine atılıyor, gezi sırasında alınan incik, boncuk, aksesuar, biblo vb. sahiplerine verilmek üzere ambalajlı vaziyette bir kenara ayrılıyor, kendimiz için aldıklarımız camekanlı büfelere yerleştiriliyor ve sonra…hiçbir şey olmamış gibi bir yıl sonraki tatilin hayaliyle yerleşik hayata geri dönülüyor…

Seyahatin Kültür Tarihi’nde Winfried Löschburg’un da belirttiği gibi,
Arap seyyah İbni Batuta'nın Hindistan ve Çin'e gitmek için tam çeyrek yüzyıla ihtiyacı vardı. Oysa biz, uçaktan inme vakti gelmeden yemeğimizi bitirelim diye acele ediyoruz. Koltuğumuzdan kalkma zahmetine bile girmeden, İnternet'te küçük bir dünya turu atabiliyoruz. Amerika'daki bir şirket ay yolculuğu için rezervasyon yapmaya başladı bile...

İnternet'te küçük bir dünya turu, müzelerde “sanal geziler”, “ağda dolaşan” birbirinden çekici Powerpoint sunuları, ses ve görüntü efektleri, masa üzerine yığılmış gezi dergileri, fotoğraflar, kitaplar, haritalar vb. bizi bulunduğumuz odadan çıkarıp gerçek bir yolculuğa, bedenimizle yapılan bir geziye çıkarmıyorsa bence yanılsamadan başka bir işe yaramaz. “Bedensiz gezintiler”in tatsız, tuzsuz bir çorbadan ne farkı var ki? Kaldı ki ortada çorba bile yok!...

Alain de Botton’un Seyahat Sanatı’nda dediği gibi, nereye gitmemiz gerektiği konusunda bize tavsiyede bulunan çoktur ama neden ve nasıl gideceğimizi söyleyen yoktur…

Pascal Bruckner ile Alain Finkielkraut’nun “Çekip Gitmek, Alışkanlığa Karşı Kendi Sürecini Yaratmaktır” başlıklı güzel bir makalesi  vardır. Yıllar önce (1997) Sanatdünyamız’ın   (Yapı Kredi Yayınları) Yolculuk özel sayısında yayımlanmıştı. Makalenin bir yerinde çağdaş gezginin iki talihsizliğine değinilir:

“Çağdaş hacının iki talihsizliği: Seferi için her şeyi titizlikle hazırlar, miğfer, şort, bavullar, demiryolu tarifeleri, bir uşak, karabinalar satın alır, topografyayı, iklimi inceler, şiddetli sıcaklara aylar buyunca bir saunada, tehlikeli hayvanlara da hayvanat bahçesinin kafesleri önünde kendini alıştırır, sonra da aslanlar dururken, safari günlerini sinek ve hamamböceği öldürüp verandada ılık viskisini yudumlayarak geçirir.

Bir diğeri ise sıcak bir ilkeye gitmenin arifesinde sigortalarını, önlemlerini, aşılarını, ilaçlarını ayarlar ve duş yaparken sabununa basıp aptalca ölür.”

     

Mevsim yaz ve aylardan şimdilik Ağustos, sonra Eylül…Her türlü tatsızlıktan uzak keyifli geziler…